Şahs-ı Manevînin Âzâlarıyız

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, İhlâs risalesi olan yirmi birinci lema'da, kendisi de dahil dine hizmet eden şahısları bir gemide çalışan hademelere, bir fabrikanın işçilerine benzetiyor ve tüzel kişilik de diyebileceğimiz şahs-ı maneviyi sürekli nazara veriyordu.

Evet, bu zamanda, büyük bir nişan ve yüksek bir mesuliyet olarak omuzlarımıza konulmuş olan İslam'a hizmet vazifesi bir gemi gibiydi ve çağımızda bu gemi, karaya oturmuş durumdaydı. Onu suya indirip deniş aşırı ülkelere götürmek birkaç şahsın veya bir grubun altından kalkabileceği bir mesele değildi. Zira, ümitsizlik kemalatın yollarını tıkamış, fakirlik belimizi bükmüş, cehalet elimizi kolumuzu bağlamıştı. Buna karşılık iradeler felç olmuş, şube şube haline gelen bilim ve fennin her bir şubesi ile akıl ve kalplere şüpheler saçma yolunda kullanılmış, yeşeren şüphe tohumları birer zakkum ağacı gibi insanlığı zehirlemeye başlamıştı. Dünya işleri dallanmış budaklanmış, çalışma ve hak adına mücadele etme alanları genişlemiş, engin deryalara yelken açma uğrunda sarf edilen gayretler de büyük çoğunluğu itibariyle dumûra uğramıştı. Dalalet ve düşmanlık koyulaşmış, iman ve İslam hakikatleri hakkında şüpheler çoğalmış, zihinler dağılmış, siyaset, felsefe, geçim derdi ve gelecek endişesi günlük hayatımızı tutmuştu. Evet, dert büyük, yük ağır, vazife de çok mukaddesti. Bu ahval karşısında ferd, eşsiz dehâ sahibi biri bile olsa tek başına dayanamazdı. Dolayısıyla da kolektif şuurla hareket edilmeliydi. Bunun da yolu, herkesin bu örfaneye iştirak ederek, kabiliyetleri, mal varlığı, aklı, zekâsı, dili, kalemi, çevresi ve konumuyla, dahası; derdi, ızdırabı, duası ve gözyaşıyla katkıda bulunmasından geçiyordu. Tek yüreğin kârı olmayan bu büyük işte, Akifçe ifadesiyle beraber oturup ağlanmalıydı. Filibeli Ahmet Hilmi'nin yaklaşımıyla "bir adam lazımdı ama bu adam bir ferd değil, bir cemiyet, bir millet olmalıydı." Himmeti milleti olan İbrahimî kametler, nefesi insanlığa cân olan Mesihî şahsiyetler arz-ı endam etmeliydi.

Hocaefendi'de Şahs-ı Manevî

Bediüzzaman, Mehmet Akifler ve Filibeliler gibi aynı asrın şartlarında doğup yetişen Hocaefendi'de de şahs-ı manevî vurgusu farklı olamazdı. Onun bu vurgusunda iki şey göze çarpar: Bir, bütün insanların iştirakini sağlayarak, büyük işin altına çok ellerin girmesini temin etmek. İki, kendini nazara vermeyip geri çekmek.

Birincisinde, kabiliyet ve imkânlarıyla bu işlere ortak olan herkesin, damla mahiyetindeki varlığını şahs-ı manevi denizine boşaltmak suretiyle ummanlaştırması söz konusudur. Ayrıca, enaniyet asrında yaşamanın bir neticesi olarak, her kabiliyetin ayrı bir kibir vesilesi olmasının önüne geçmek de gayeler arasındadır. Mesela, bir keresinde yazmaya teşvik ederken işin bu tarafını nazara veriyor ve şöyle diyordu: "Keşke, yüz tane yazan olsa. Herkes yazsa. Böylece, eli kalem tutan hiç kimsenin gururlanacak, kibirlenecek bir tarafı kalmaz. Çünkü kendisi gibi 99 tane daha var."

İkincisinde ise, nazarların tek şahısta yoğunlaşmasına mani olma düşüncesi hâkimdir. Yapılan hizmetlerin teşvikçisi, çilekeşi, dertlisi kendisi olsa da O, kendi tevazûu gereği sürekli arkalarda durmaya çalışmaktadır. Zira küçüklüğünden beri Hazreti Ali sevgisiyle yetişen birinin, O'nun (r.a) "insanlardan bir insan olma" felsefesinden uzak olması düşünülemezdi. Hocaefendi'nin bu halini tasavvuftaki "telbis" terimiyle de karşılayabiliriz. Telbis, bir insanın, kendindeki farklı yanlarını, yalana ve aldatmaya girmeden gizleyerek sıradan bir insan olarak bilinme gayretidir. Nefsini sorgulama ve kendini sıfırlama cehdidir.

Bu haliyle o, bir hakikati ortaya koymaktadır. Zira adına vatana-millete, dine-diyanete hizmet dediği mukaddes vazife, bir şahsın altından kalkacağı bir iş değildi. Yardımcı eller, himmet yüklü omuzlar gerekmekteydi. Bu zamanda bir insan, dahi de olsa ortak iş yapmak zorundaydı. O, hep ortak iş yapmıştı. Yıllarca gönlünde hayalini beslediği o ideal nesilleri yetiştirmek için çırpınmış, her türlü meşru fırsatı değerlendirmiş ve şartları zorlayarak etrafındaki insanlarla bir şeyler yapma sancısını çekmiştir. Yurtlara, okullara, üniversiteye hazırlık dershanelerine vesile olurken, sancısının semeresi olan öğrencileriyle beraber, maddi varlığını ortaya koyacak olanların da himmetlerine müracaat etmişti. Zira, yapılacak işlerin büyüklüğünden dolayı her insan bu işlerin altına girmek ve kabiliyeti, imkanı ve varlığı nisbetinde omuz vermek durumundaydı.

Burada işin önemli bir yönü şudur: İnsanlar bahsedilen şekilde bir mesuliyet altındadır ama o insanları bu örfaneye davet eden de, kabiliyetlerin hiç birisini zayi etmeden, kullanma konumundadır. O, her zaman kendi konumunun farkındadır. Etrafındaki insanların kendisine olan sevgilerini birer kredi olarak kullanır. Hiç bir teveccühü karşılıksız bırakmaz. Karşılıksız bırakmak şöyle dursun, o teveccühü, en ulvi gayelere yönlendirerek, belki de en büyük mükâfatla ödüllendirmiş olur. Böylece teveccühler ve gayretler; ulvî gayeler ve hummalı gayretler etrafında ebedileşmektedir. Bir hocanın talebesine, bir arkadaşın dostuna en büyük vefası da bu olsa gerek. Evet, O'nun en büyük özelliklerinden biri, kendi elleriyle yetiştirmiş olduğu talebelerinin, gayretlerini, sanki kendi emeği hiç yokmuş gibi takdir etmesidir. O kadar ki, duyanlar şöyle bir zanna kapılırlar: Acaba bu insanlar hangi hoca efendinin dizinin dibinde yetişti ki, Hocaefendi'nin bu takdirlerine mazhar oluyorlar. Hâlbuki emek onundur, emeğin karşılığı olan meyveye yapılan takdirler de yine onundur. Gayretkeş de odur, kadirşinas da.. Eğer o böyle olmasaydı, türlü kabiliyetlere, çeşitli kültürel özelliklere, akıl ve ilimce farklı derecelere sahip insanlar bu müşterek işe katılırlar mıydı?

Şahs-ı Manevînin Semeresi

Şahs-ı manevîye dahil olmuş bir fert, hem kendi nefsinin katılığını eritecek bir ortam bulmuş olur hem de başkaları hakkında dengeli düşünme fırsatını elde eder. Kabiliyetçe kendinden aşkın ya da kendi seviyesinde insanları yanı başında görmekle, bencillik adına ortaya koyacağı bir farklılık mülahazası olamaz. Aynı zamanda, o şahs-ı manevi içerisindeki diğer insanları dev aynasında ya da aşağı mertebelerde hatta bir çukurda görmek suretiyle de ayrı bir dengesizliğe düşmez. Zira, görür ki, herkes bu dairede elinden geleni yapıyor, herkes bir dirhemlik kabiliyetini bu hazinede zenginleştiriyor, her fert kendine ait kusurları yine bu yıkanma kurnalarında gideriyor. Varlığının değeri bilinmekle beraber hatalarına karşı hoş nazarlara da mazhar oluyor. İşte Hocaefendi'nin bir büyüklüğü de burada ortaya çıkıyor.

Evet, biz bir şahs-ı maneviyiz. Şahs-ı manevi de şahıslardan oluşur. Öyleyse, şahs-ı manevi hürmetine teker teker her şahsa ehemmiyet vermeli ve saygı duyulmalıdır. Hiç kimsenin zayi olmasına fırsat vermemeli. Kimse darılmamalı, küsmemeli bu şahs-ı maneviye..