Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (17. âyet)

Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (17. âyet)

مَثَلُ kelimesi esasen henüz hangi mesel olduğu belli olmadığından bir garabet arz etmektedir. Vâkıa الَّذِي kelimesi buna omuz vermiş ve bu garabeti ifade etmektedir.

كَمَثَلِ’deki teşbih de yine bu garabeti ifade etmektedir ki “Künhü nâkâbil-i idrâk bu meselenin semt-i garabetini teşbihlerle aşabilirseniz aşınız.” der gibidir.

Bunlar aynı zamanda cezâlet-i Kur’âniye açısından omuz omuza vermiş tecâvüb ve tesânüd içindeki kelimelerdir. Ama biz o hususu değil, kuyûdun fevâidi diye de isimlendirebileceğimiz, tercih edilen kelimelerdeki dil inceliklerini arz etmeyi düşünüyoruz.

Evet, bu gürûhun durumu, “garip bir misal” olarak nazarlarımıza arz edilmektedir. Renk, desen ve şive itibarıyla hiçbir kalıba girmeyen, daima zikzak çizen, daima oynak ve hep ümitsizliğin ümidi takip etmesi, daima saadetin felâketle sonuçlanması gibi garabet arz eden bir durumun mevcudiyeti söz konusu onlar için.

الَّذِي kelimesi, bazı nahivcilere göre مَنْ, مَا gibi lafzı, müfred fakat mânâsı cemi’dir. Bu itibarla da ondan sonra lafzına râci müfred bir kelime de gelebilir, mânâsına râci cemi’ de. Mesela وَخُضْتُمْ كَالَّذِي خَاضُۤوا “Siz daldınız, tıpkı dalanlar gibi.” (Tevbe sûresi, 9/69) âyetinde الَّذِي müfreddir, ama sılası cemi’ sigasıyla خَاضُۤوا gelmiştir. Vâkıa, başka nahivciler الَّذِي sadece müfred içindir, cemi’ için الَّذِينَ kullanılır demişlerdir.

Burada الَّذِي kelimesinin seçilmesinde diğer bir nükte ise şudur: Münafıklar o tereddüt ve şaşkınlıkları içinde hep yalnız ve tek başlarına idiler. Yani onlardan her bir fert, bir keşmekeşlik ve panik havası içinde sadece kendini düşünüyordu. Sağlam bir heyet-i içtimaiye teşkil edemediklerinden dolayı hemen her fert kendi mukadder akıbetinin helecan ve heyecanını yaşıyordu.

Burada diğer bir husus daha var gibi. Şöyle ki, nasıl böyle karanlık ve zulmanî bir hava içinde hedefi, yönü, yöntemi belli olmayan bir topluluğun fertlerinin her birisi farklı istikametlere yönelir. Karanlıklar içinde bulunan yığınların böyle münferit hareket etmeleri onların hepsine ayrı bir kıble diker. (Fıkıh kitaplarında da, karanlıkta cemaatle namaz kılan kimselerden imam bir yöne doğru, cemaatten de kimisi doğuya, kimisi kuzeye, kimisi güneye, kimisi başka yöne müteveccihen namaz kılsalar namazları olur mu, olmaz mı şeklinde üzerinde durulan bir mesele vardır.) Aynen bunun gibi birbirlerini görebilecek hâlde olmayan kimselerin tevhid-i kıble yapmalarına, aynı yöne teveccüh etmelerine de imkân yoktur. Aksine onlar her hâllerinde bir ferdiyet görünümü sergileyeceklerdir. Bir gaye-i hayal olmazsa ya da unutulur veya unutulmuş gibi yapılırsa herkes الَّذِينَ الَّذِينَ diyeceği yerde الَّذِي الَّذِي diyecek, ferden ferdâ hareket edeceklerdir. Allahu a’lemü bi’s-savâb.

الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا : اسْتَوْقَدَ kelimesi, daha önce de arz ettiğim gibi, istif’âl babındandır. Bu babın س’i birçok mânâya gelir. Eski usûl Arapça okuturlarken bize bu س için, “Sual ile talep, vicdan, tahavvül, itikad, iman, tamam teslim olur, el-ân rücu kıl Rabbü’l-A’lâ’ya.” diye öğretirlerdi. Bu mânâların hepsini burada mülâhaza mümkün müdür, o ayrı bir konu. Kelime, etraflarında toplanıp oturdukları ateşi sırf etraflarını rahat görebilmek için yaktıklarına işaret ediyor.

حَوْلَهُ kelimesinden de onların sadece kendi çevre ve kendi muhitlerinin aydınlandığı anlaşılıyor. Bundan başka, meydana getirecekleri fitne de zaten sadece kendi muhitlerinde muvakkat bir tesir yapacak, ama muhitlerinin dışına çıkamayacaktır. Evet, حَوْلَهُ “çevresi” sözünün seçilmesi; ziya ve zulmet konusunun yanında, meydana getirecekleri fitnenin sınırlı olacağı ihtimalinin de işareti gibidir.

Ayrıca ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ “Allah onların nurunu alıp götürdü ve onları zulmet içinde bıraktı.” âyeti mazmununca, insanın kendi kendine aydınlanması veya –sebebiyet müsellem– kendi kendine zulmete düşmesinin imkânsızlığı vurgulanıyor ki bu, aynı zamanda Mutezile anlayışına da net bir cevap teşkil etmektedir. Zira âyet açıkça ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ “Allah onların nurunu alıp götürdü ve onları üst üste, kat kat zulmetler içinde bıraktı.” diyerek, onların nurunun sönmesini ve kat kat zulmetler içerisinde kalmalarını bizzat Zât-ı Ulûhiyet’e nisbet etmiştir.

ظُلُمَات kelimesiyle, sadece bir tek zulmet olmadığını, vicdanlarının sıkıntı ve ızdırapla inlediğini, çevrelerinin kendilerine yabancılaştığını, birbirini takip eden ürpertici hâdiselerin onları tehdit eder hâle geldiğini, bir iki küçük ümitbahş meselenin yanında bir hayli ümitşiken hâdisenin ortaya çıktığını/çıkabileceğini ve تَرَكَهُمْ sözü ile de onların böyle peşi peşine gelen karanlıklar içinde terk edildiklerini anlatıyor ki, artık böyle bir durumda ne bir himaye ne bir inayet ne de bir kerem söz konusu olacaktır. Bu üst üste zulmetler içinde, Hazreti Yunus’un (aleyhisselâm) balığın karnında yaşadığı karanlıklar içindeki hâline nispetle, kendilerini –mânevî hayatlarıyla ilgili olması sebebiyle– bin beter zulmetler içinde bulacak ve لَا يُبْصِرُونَ fehvasınca, baksalar da bir şey göremeyecekler. Kelime nefy-i istikbal olduğundan, şimdi göremedikleri gibi gelecekte de göremeyecekler demek olur. Bu, لَا يَشْعُرُونَ kelimesinin tekâbülü mahiyetindedir. Zira şuur olmayınca basar ve basiret de olmayacaktır. Buna baştan kendileri sebebiyet vermiş olmaları itibarıyla فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan, sinelerindeki gönüller!” (Hac sûresi, 22/46) âyeti, mazmun olarak tam onların hâlini aksettirmektedir.

Artık bu noktada şu sibak ve siyaka göre yeniden münasebetler kurup kelimeler arasında şu bağ var, bu bağ var demeye hiç lüzum yok. Zira sadedinde bulunduğumuz âyetin arkasından صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ “Sağır, dilsiz ve kördürler onlar.. onun için dönemezler.” (Bakara sûresi, 2/18) âyeti gelmektedir. Evet âyet, mürekkeb bir teşbih içinde bir bakıma onların zulmanî ve acınacak hâlde olmalarına rağmen acınma hakkını da yitiren densizlerin durumuna düştüklerini öyle bir resmetmektedir ki, hayalen yanlarına gittiğinizde körebe oynar gibi gözlerinin kapalı, kulaklarının duymaz olduğunu, pür-heyecan birkaç söz söylemeye çalıştıkları hâlde bir türlü maksatlarını ifade edemediklerini ve geldikleri yere dönmeyi düşündükleri hâlde onu da asla beceremediklerini müşâhede eder gibi olursunuz. Evet, âyet bunu bütün canlılığıyla ifade etmektedir. Körebe oyunu, ne yaptığını, nereye gideceğini bilememe, hesapsız hareket etme, davranışlarda plâna itimat etmeme hâlini ifade eder ki, her hâlde bu hususu anlatmak için çok uygun bir deyimdir.

Evet, Kur’ân-ı Kerim صُمٌّ “Onlar hepsi sağırdırlar”, بُكْمٌ “dilsizdirler”, عُمْيٌ “kördürler” ve لَا يَرْجِعُونَ “dönemezler”, başta iradeleriyle dışarıya çıktıktan sonra aslî fıtratlarına, geçmiş dinlerine, ümit ettikleri o peygamberin zuhur edeceği beklenti âlemine artık bir daha geriye dönemezler demektedir. Zira onlar her türlü imkânlarını kaybetmişlerdir.

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2024 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.